kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2012 Perşembe

AHAN DA KİTAP ÇIKTI

ne yani sen hala deniz'i tanımıyor musun? 



nıhahaha... 
nnnyaklaş bebeğim, nnkulağına fısıldıyciim... nnnvladimir... bizim vladimir... yabancımız diyil. o da bir zamanlar fakir ama gururlu bir blogcuydu, nartık ünlü oldu. izmir'deysen nnnn imzaya git, kitabını da al, mutlaka oku. naydi, cumartesi programını yap. ben gidemiyciim, elimde viskim fotoğraflarınıza bakıciim akşamına. nen var kuzum? nnnizmir dışında mısın? nıhahaha dert ettiğin şeye bak yavrum, ıstanbul kitap fuarına gidersin sen de. naydi bakiim sil göz yaşlarını...  

bir gün senin de kitabın çıkabilir...

not: herkes ciddi ciddi yazmış, bana yazacak bir şey bırakmamışlar. bakmayın dalga geçer gibi yazdığıma çok  ciddiyim.


30 Ağustos 2012 Perşembe

KİTAPLARIM 2

son gittiğimiz d&r alsancak'taki oldu. ben pek keyifli değildim o gün, "başka gün mü gitsek acaba yaaa..." diye mızmızlanırken sevgilinin "beni bir daha bulamayabilirsin!" manasındaki tehdidi karşısında yelkenleri suya indirdim. gazi ilköğretim'in bahçesindeki otopark kapanmış, aranızda gitmek isteyen varsa haberi olsun. bizim gibi şaşkın şaşkın bakınmayın kapıya gelince. 

vukuatsız bir alışveriş geçirdik. sanırım sevgili yorgundu, benimle pek uğraşmadı, tutuklatmaya da çalışmadı (bkz KİTAPLARIM). sadece kitap alıp geldik yani. işte ganimetim:




herkese iyi okumalar... 

14 Ağustos 2012 Salı

BİR YAZARI SEVMEK

ihsan oktay anar'ın yeni romanı "yedinci gün" yakında çıkıyormuş. "oley" dedim haberi okuyunca. nasıl bir ilahi mutluluk geldi şöyle tepemden, kainatın kalbinden, bilemezsin. sanki kitabı almışım da, okumak için saniyelerim kalmış. öyle de bir kalp çarpıntısı. benim, olmazsa olmaz yazarlarımdandır kendisi. 

bazılarınız bilir, ihsan oktay ege üniversitesi felsefe bölümünde öğretim üyesidir aynı zamanda. ben başka bir üniversitede öğrenciyken, arkadaşlarım vardı ege'de felsefe okuyan. gider gelirdim yanlarına, yine göremedim diye hayıflanırdım. yani şöyle bir koridorda karşılaşsam ya da kapısı açık olsa da önünden geçerken çaktırmadan baksam, o masasında yazıp çizerkenki haline şahit olsam razıyım. konuşacak, tanışacak falan değilim ha, nerede o cesaret bende o zaman. adamla ezkaza bir araya gelsem "hedö hödö"den başka bir ses çıkaramam, adımı bile bahşedemem kendilerine(!) beni dilsiz zanneder. yanı sıra gerizekalı sanması da cabası... fakat gel gör ki; değil ben, felsefe okuyan arkadaşlarım bile tanışamadı kendisiyle o dönem. "derslere girmiyor." dediler, kitap yazıyormuş. beni mi kandırdılar bilmem ama adamı bir türlü göremedim. 

aradan bir süre geçti, en samimi arkadaşlarımdan bir hain "ihsan oktay ablamın yakın arkadaşı. ben onun yanına gideceğim" demez mi? gel de vurma kızı. biz o zaman tıfıl yazarlık öğrencileri, abuk sabuk ödevlerle gün geçiriyoruz, bir gün büyük yazar olma hayallerimiz hala baki, kız "ihsan oktay'a gidicem konuşmaya yeaaa" rahatlığında. onu mu vurayım, kendimi mi bilemedim. hiçbir yazarı tanımıyor olmamı kadere bağlayıp okkalı küfürler ettim alın yazıma. hoş, sonrasında tanıştığım yazarlar oldu ama gram heyecanlandıysam, "hede hödö" yaptıysam nolayım! 

bizimki gitti. insanın kendinden yaşça epey büyük abla sahibi olmasının ve o ablanın da ihsan oktay anar gibi bir adamla arkadaş olmasının ihtimali yüzde kaçtır yahu? dedim ya, bizimki gitti. döndüğünde anlattığı şuydu özetle: "tuhaf bir adam. pek konuşmuyor. öylesine konuştuk işte. ablamı falan sordu. sevmiyor konuşmayı pek." hayal kırıklığı yaşadım mı? hayır. konuşmayı sevmeyen, sürekli yazan, gizemli bir yazar... cezbedici... bilinmezliğin çekici gücü... 

bir yazarı sevmek böyledir, şarkıcı sevmeye benzemez. özel hayatını, nerelerde eğlendiğini, ne giydiğini, nereden alışveriş yaptığını bilmek istemezsiniz. o yazsın, sadece yazsın, istersiniz.

sonra büyüdüm. eşek kadar oldum affedin. nasıl büyüdüm, o aralarda neler yaptım konumuz dışı. ama şu kadarını söyleyebilirim; dokuz eylül üniversitesi'nde bir dört yıl daha okuyup başka yan yollara girdim. ihsan oktay hep aynı yolda, aynı gizemle devam etti yazarlığa. ben de onu merak etmeyi bıraktım. bütün derdim 'yeni kitabı ne zaman çıkacak?' oldu. görme hevesim de kalmadı. yazarları görmemek, bilmemek daha cazip; büyürken buna karar verdim. 

gelelim yazının mesajına; okuyun. hala tanışmadıysanız ilk romanından başlayın (puslu kıtalar atlası - iletişim yayınları). kitabın büyülü dünyasına teslim edin aklınızı, ruhunuzu, kendinizi... arının...


görselin konuyla bağlantısını da siz kurun artık(!)


13 Ağustos 2012 Pazartesi

KİTAPLARIM

izmir'de o d&r senin, bu d&r benim gezen bir çift görürseniz o biziz. can yayınları'nın kampanyasını hepiniz duymuşsunuzdur. kitapları alıp fotoğraflarını paylaşan çok blogger var. ağzımın suyu akarak izliyor, "aağğğğ bu bende niye yok" kıskançlığıyla yeni d&r adreslerine gidiyorum.

bu öğleden sonra sevgili arayıp "haydi seni forum'daki d&r'a götüreyim" deyince, ışık hızıyla hazırlandım. evde yayılmış, göbek kaşır, kitap karıştırırkenki ışık hızı yarım saat ediyor bizim buralarda(!) tüm cumartesiyi koltukta yayılarak geçirmiş, markete dahi çıkmayıp siparişleri eve getirtmiş biri olarak hem hava alacak, hem kitap edinecek, hem de günlerdir istediğim mürekkep ve şeffaf koli bandıma sahip olacaktım. ayrıca bünye alışmamış cumartesileri tatil olmaya, bugün de çıkmazsam çatlayabilirdim.

ben kitapları sapıkça okşar, seçerken iki kadın geldi yanıma. biri diğerine "elif şafak'ın yeni kitabı çıkmış, yok mu buralarda?" dedi. diğerinin "ha evet duydum" demesiyle ben atladım;  "gazete yazılarından derleme o, yeni bir şey değil. yeni bir şey yazmış gibi sundular". kadınlar vazgeçti almaktan. onun yerine birkaç kampanya kitabı alsınlar istedim ama nafile. 5 liralık kitaplara tenezzül etmediler galiba. doğru düzgün bakmadan gitti gıcıklar. kitaplara bakmadan kitapçı gezen müşteri kadar lüzumsuz insan modeli yoktur!

kitaplarımı seçip avram'ın kucağına hepsini boca ettikten sonra kırtasiye bölümüne yöneldim hızla. renkli, ayraç post-it'lerden aldım. şeffaf koli bandı diye tutturdum. avram "burada ne gezsin koli bandı" dedikçe inat ettim; "niye? kırtasiyelerde oluyor ama! hem şeffaf istiyorum ben." şeffaf olunca daha bir şık oluyor ya, d&r bunu göz ardı etmeyebilir sandım. gezdim bulamadım. avram'ın dalga geçmesine aldırmadan bizimle ilgilenen kızı bulup "sizde şeffaf koli bandı yok mu?" diye sordum ama kız da avram gibi güldü. ne var yani, oyuncağa kadar her haltı koymuşsunuz da şeffaf koli bandına mı gülüyorsun?" demedim. desem yeriydi yani. 


tam çıkarken, güvenlikçinin önünde durdum, "a... ben bir şey yapacağım, şuradan adi bir dergi alayım, sayfaları lazım" demiştim ki, bizim avram patladı:
"ne yapacaksın, koli bandı, adi dergi falan... gübre de lazım mı?"
"ne gübresi?"
"c4 üreteceksin galiba!"

güvenlikçi tarafından dertop edilip tutuklanmadıysak benim o sevimli yüzüm sayesindedir.




şimdilik ganimet bu kadar. on dokuz tane göründüğüne bakmayın, renkli post-it koyduğum alana yeni kitabım gelecek. avram'da henüz, kavuşmayı bekliyoruz.

beni bekleyin diğer d&r'lar...

öf... ayrıntı yayınları da yapsa böyle bir kampanya keşke. işte o vakit içimdeki sapık hepten açığa çıkar. okşanmadık kitap bırakmam yeminle(!)

bol kitaplı günler diliyorum hepinize... 

1 Temmuz 2012 Pazar

ESERİNİN ARKASINDA DURMAK YA DA ÖNÜNE GEÇMEK...

seveniniz vardır mutlaka, ben bu elif şafak'tan oldum olası hazzetmem. yazarlığından söz etmiyorum. uzun yıllar direndim zaten okumamak için. hikaye şu aslında: senelerce senelerce evveldi, yazarımız popüler olmaya başlamıştı o vakitler. dergilerde boy boy röportaj vermekteydi. sürekli karşıma çıkan bu şahıs hayat hikayesiyle dikkatimi çekse de, nedenini bilmediğim manken pozlarıyla itici gelmekteydi. bir röportajda birçok farklı kıyafet ile verilen o enteresan pozlardan söz ediyorum. "tamam her kadın gibi güzel görünmek isteyebilirsin, çok insani. ama abartmanın lüzumu var mı? sen bir yazarsın neticede" diye söylenirdim kendi kendime. 



alla alla nedir bu kızın olayı, diye merak etmişliğim de vardır. insan bazen itici şeyleri de merak eder. bir yazar niçin manken gibi pozlar verirdi ki? çok geçmedi, röportajlarında "güzelliğimle değil, yazarlığımla anılmak istiyorum." türü şeyler okumaya başlayınca edepsizliği elime alıp; "e be kadın ne diye bu pozları verirsin o zaman? hadi verdin, ne diye mankenden dönme oyuncu gibi konuşursun! allaaaan gıcığııııı..." diye seslice söylenmişliğim vardır. bu sebeple beni kıskançlıkla suçlayanlar da oldu. kadın hem yazar, hem güzel, hem çok satıyormuş... bak bak bak... bir kere güzel falan değil bence.  hıh!

kendisiyle tanışan bir edebiyatçı arkadaşım, masadaki bütün erkeklerin nasıl ona hayran olduklarını, hatta sadece o masa değil, tanıdığı tüm erkeklerin kadına aşık olduğunu iddia edince sordum; "niye?"
"kadın çok güzel."
"hadi canım... tamam çirkin denemez ama abarttığınız kadar bir güzellik göremiyorum ben."
"kıskanma. bakışları çok etkili."
"hangi bakışları? şu pozlardaki mi?"
"hayır. böyle nasıl anlatsam; yağmurda sokakta kalmış kedi yavrusu gibi bakıyor. insanın sarıp sarmalayıp himayesi altına alası geliyor."
"ha zavallı bakıyor yani... size erkek olduğunuzu, güçlü, koruyucu, kollayıcı olduğunuzu hissettiren bakışları var?"
"zavallı değil. sadece..."
"ne? sadece ne?"
"kıskanıyorsun!"
"bi çakıcam şimdi sana elimin tersiyle!"

gibi diyaloglarla, her daim kadına gıcık olduğumu belirttim. sonra "aşk"ı çıkarıp ortalığın tozunu attırınca okumaya karar verdim. kaç kez kitapçıya "aşk"ı almak için gidip, başka kitaplarla döndüğümü bilseniz şaşarsınız. yok yani olmuyor. kitabı elime alıyorum, evirip çeviriyorum, "şimdi buna vereceğim para ile başka şey mi alsam yeaaa" deyip bırakıyorum. bir gün, ziyaretime gelen ve o esnada kitabı okuyan ve pek beğenen bir arkadaş, "ben şimdi bunu yanımda taşıyamayacağım, sana bırakayım sonra alırım. okursun hem" deyip gitti. sehpanın üzerindeki kitap ile bir süre bakıştık. birkaç saat sonra cesaretimi toplayıp okudum. ne mi oldu? hiç! niye bu kadar abartıldığını düşündüm durdum. kadına olan gıcıklığım geçmedi. zaten şaheser yazsa yine geçmeyecekti. sonuçta ben onun yazdıklarına değil, kendisine sinir oluyordum.

işte sonra kredi kartı reklamına çıktı. bu sefer gıcık olmadım. şaşırmadım. "bari daha iyi bir şeyin reklamına çıksaydı. süt falan..." demekle yetindim. 

bu da son haber:




kitabın kapağı orijinal değil. bazıları esinlendiğini iddia etse de, esinlendiği kaynağı belirtmek gerekirdi -ki bence esinlenmeden fazlası var burada-. ha yine bazıları, bunu tasarımcının suçu olarak görebilir. kadıncaazın ispanya'da yapılmış bir enstalasyon çalışmasından haberi olmayabilir pekala... kesinlikle haklılar. ama bu ondan hazzetmediğim gerçeğini değiştirmez. kitabının reklamını boy boy pozlar vererek yapan, samimiyetsiz, donuk, sokakta kalmış kedi bakışlı bir yazar hiç cazip gelmiyor. yazdıklarına -okumadığım için- tek söz etmiyorum. sadece "aşk"ı okudum ve bir yazarın tek bir kitabıyla değerlendirilmemesi gerektiğini bilecek kadar akıl sağlığım yerinde. sorun ruh sağlığımda belki. ruhum kadını sevemedi.

SONUÇ: sanatçı eserin önüne geçmemeli. kendi yarattığın şeyin önünü kesmektir bu. bi çekil yahu...

28 Mayıs 2012 Pazartesi

PAZAR KEYFİ

gezdim, tozdum, yedim, içtim enerjim yerine geldi. güzel bir gün geçirdim. 

uyku düzenim iyice bozuldu. söylemiştim galiba daha önce, sabah yatıp öğlen kalkıyorum. işe gitmek zorunda olmasam hiç kalkmayacağım. öyle de bir uyku modundayım. gece cin kesiliyorum, o ayrı. cin dedim de aklıma geldi, bazı insanlar cin diyemez, üç harfliler der. onlar cin içerken ne der mesela?
-abi nerdesiniz, napıyorsunuz?
-bardayız birader, üç harflilerden içiyoruz.

öğleye doğru sevgili aradı, uyandırdı. kendisi benden önce bir sabah kahvaltısı organizasyonuna katıldı lise arkadaşlarıyla. hayranım azimlerine. ben lise buluşmalarına kırk yılın başı giderim, o da akşam olursa. sabah kalkacağım da, kahvaltıya gideceğim de... peeh... hiç bana göre işler değil. 

neyse... kahvaltının sonuna gelince beni arayıp uyandırdı. hazırlandım, geldi bir kez de benimle kahvaltıya gitti. içeri girdik, sanki herkes akşamdan kalmış. ayol öğlen olmuş, hala mı kahvaltı yapıyorsunuz biraz erken kalkın değil mi ama? yok bütün izmir sözleşmiş gece içelim, geç yatalım, öğlen kahvaltıya gideriz, diye. üstelik deniz kenarındaki masalar dolu. bir tane boş var, onun da rezervasyonu yapılmış. ben tabii iç tarafta bir masa gösterilince ve kalabalığı görünce kapris yapma hakkımı kullandım. "burası mı yeaaa.... çok kalabalıkmış... başka masa yok mu?" diye mızmızlanırken sevgili hakkımı elimden aldı. ağız tadıyla iki dakka kapris yapamadım, "başka yere gidelim o zaman" dedi en ciddi haliyle. "ehu yok oturalım her yer kalabalıktır bugün". hayır sanki roma'ya götürecek kahvaltıya beni özel jetimizle. zaten ölüyorum açlıktan... neyse oturdum çenemi kapayıp. belli, kapris çekecek hali yok, hemmen dümeni kırdım.

mis gibi deniz havası, güzel bir kahvaltı masası, çay may derken kendime gelecektim ki, aksi oldu. bir mayıştım, bir ağırlık çöktü bana, utanmasam koyar kafayı uyurdum. gözler kısıldı, vücut iyice gevşedi ki, sıçradım. bir gürültü patırtı, çoluk çocuk sesleri... noluyoruz derken palyaçoyu gördüm iç mekandaki. etrafında da epey bir çocuk koşturup duruyorlar. ve palyaço mütemadiyen bağırarak bir şeyler söylüyor. allaaaam o palyaço iki dakka susmadı. iki saat boyunca en yüksek tondan, en rahatsız edici sesiyle bağırdı durdu. yok ama sabırlıyım, takılmamaya çalışıyorum, dinleneceğim, kafa dinleyeceğim. "oh... hava sıcak, deniz, martılar, palyaçonun sesi (kov kov kafandan), çayım, kitaplarım, karşımda sevgilim, palyaçonun sesi (yok yok düşünme, duyma onu), tatil günü, iş yok, stres yok, ne bağırıyor lan bu palyaço (unut unut)... iki saat direndim. yeminle bak, hiç arıza çıkarmadım. zaten sevmem palyaçoları; pazar günü, en yoğun zamanda doğum günü mü kutlanır o mekanda yahu? kalktık. hesabı öderken de, palyaço yüzünden indirim yapmaları gerektiğini, işkenceye maruz kaldığımızı ifade etmeden duramadım tabii...

ben ki, öğleden sonra arkadaşımın yönettiği oyunu izlemeye gidecektim, sırf temiz havanın, güneşin tadını çıkarmak istiyorum diye vazgeçmişim; bu nasıl bir cezadır yahu! tanrılar yine benimle dalga geçiyor. sanırım bu kez dionysos taktı bana. "tanrısı olduğum tiyatroya gitmezsin sen ha... al bak palyaço. bu da sana kapak olsun!" yetti mi? yok, yeter mi hiç? kaçarken en sevdiğim ceketimi bırakmışım. birkaç saat sonra fark edip döndük mekana ama yok. kesin o adi palyaço aldı. 

oradan kalkıp bir süre de başka yerde oturup sohbet ettik. bir türlü rahatlayamadım, gerginliğimi tam manasıyla atamadım. sevgili sıklıkla gittiğimiz balıkçıya gitmeyi önerdi akşama. içesim de yoktu ama ona eşlik ettim; bir kadehcik. iyi geldi. rakı değil, orada sohbet etmek. epeydir öyle güzel sohbet etmemişiz, kendimize dair bu kadar konuşmamışız onu fark ettim. iyi oldu, aşk tazeledik (!)

kendime geldim resmen. en sevdiğim cekete mal oldu ama olsun, değerdi bugün için. yarın mı? dionysos ile randevum var yine. üstelik bu aralar aramız hiç iyi değil malum. 


palyaçoyu unutup kitaba konsantre olma savaşım. 

sevgili'nin istanbul'dan getirdiği, beni mutluluktan delirten (kesinlikle ve sadece mutluluktan... bakmayın siz ona; deli gibi kitap kapaklarını okşuyormuşum da, taciz ediyormuşum da falan...) sürpriz üç ciltlik kitabımın ilki. 



aha bu da palyaçoyu aklımdan çıkarmaya çalışırkenki halim. aynen böyleydim ben de o sevimsiz boya küpü bağırdıkça. bayılıyorum bu fırat'a.



iyi haftalar hepimize...


8 Nisan 2012 Pazar

ÇATLATAN YAZAR

çok güzel bir gündü... nurdan beşergil imzası olduğu için kedi kitabevine biraz erken gittik. ("iyi geceler öpücüğü"nü mutlaka okuyun) tam kapının önünde ziftleniyorduk ki onu gördüm. "geldi" dedim. şaşkınlıktan o kadar hissizleşmişim ki, heyecansız, donuk çıkan sesimi ciddiye almadı kimse. tekrar etmek zorunda kaldım; "geldi". işte o zaman ciddiyetimi anladılar.

erken geldi. oturduk, konuştuk. konuşmadık; onlar konuştu, ben dinledim daha ziyade. bir ön kaynaşma oldu okurlar gelmeden.

ben yazarlarla tanışmayı sevmem. bir süre kitapçıda çalışmış, imza günlerinde bulunmuş biri olarak söyleyebilirim ki, hemen hepsi beni hayal kırıklığına uğratmıştır. her insan gibi ben de merak ediyorum bunu yazan kimdir, nasıl biridir diye tabii... sonra gözümde büyüttüğüm yazar parçalanıp un ufak olabiliyor. "pöfff keşke tanışmasaymışım yeaa..." diyorum. hayallerim yıkılıyor (bir de oyuncularla tanışmayı, haşır neşir olmayı sevmem). mesela bazısı "ben yazarım" havalarındadır, tepeden bakarlar sana. sanırsın aynı havayı solumuyoruz, daha dün inmiş gökten deus ex machina ile. neyse dağıtmayalım konuyu. nerede kalmıştık? ha, nurdan beşergil geldi. ("iyi geceler öpücüğü"nü mutlaka okuyun.) bu bizim avram, başladı yok kitap öyleymiş, yok böyleymiş... bir de benden örneklemeye başlıyordu ki konu değişti allahtan. hayır iltifat mı ediyor yazdıklarıma, hakaret mi belli değil zaten. beşergil'e de ayak üstü eleştiri yapıyor. şunu beğendim, şurası sarkmış falan... iyisiyle, kötüsüyle  ne varsa aklında söylüyor. bir huzur ver değil mi, yok. zaten beli tutulmuş, huysuzluğu üzerinde, bir şey demedim artık.

imza sayesinde bir de mavikalemdekiler bloğunun yazarı narda ile tanıştık. pek ciddi birini bekliyormuşum nedense, gayet sevimli, cana yakın. tavsiye ediyorum tanışın(!)

döndüm geldim yine imzaya... dedim ya, yazarlarla tanışmayı genelde sevmem. çatlatırlar beni. bugün de çatladım. yahu bir insan hem bu kadar iyi yazar, hem de bu kadar tatlı, içten, sıcak olabilir mi? oluyormuş. niye oluyor kardeşim? çatlayacağım. kıskançlıktan. bende olmayan ne varsa onda. bayıldım. kapısının önünden geçesim var sık sık, belki karşılaşırız. yetmez, gidip karşı dairesini tutasım var. girip çıkarken görebilirim. hatta "ay... evde şeker bitmiş" gibi bahanelerle her gün kapısını çalasım var. niye yani niye, bana niye böyle şeyler vermedin, yazık bana; diye tanrılara isyan edesim var.

çok sevdim, bayıldım. kalem kağıt çarpsın bak! öyle bir sinir durum yani. "iyi geceler öpücüğü"nü mutlaka okuyun demiş miydim? 

son söz: imza sonrası ağzımız kulaklarımızda, sana ne yazmış, bana ne yazmış diye bütün kitapları döktük önümüze avram ile. demez mi, bana daha güzel yazmış. uleeeeyyyn diye bir nara atmışım... içimden... dışımdan sadece "kıskanç!" dedim, "bana daha güzel yazmış. sevgili ... yazmış, bak samimi.". "yok yaaa baksana bana ne yazmış" (yazılanları okuyor yüksek sesle). ağlayacaktım. "pis" dedim. o derece kıskançlık denizinde boğuluyoruz yani. o dediğim kitap var ya hani, mutlaka okuyun.


ben tersine, okuyabiliyom ama yakamıyom.


4 Nisan 2012 Çarşamba

HUYUM KURUSUN

bazı yazarlarım vardır benim, bazı kitaplarım... 
hani okurken hiç bitmesin istediğiniz... ya da zaman dursa da, siz başka işlerle uğraşmak zorunda kalmadan bitirene kadar okuyabilseniz... isabel allende mesela öyle bir yazardır benim için.

bugün öğleden sonra denize karşı oturduk sevgili ile. hava mis. son günlerdeki o gıcık, boyun tutulmalarımın sebebi rüzgar da terk etmiş memleketimi; söyledik çayları, kahveleri, aldık elimize kitaplarımızı... alış o alış... kitap: iyi geceler öpücüğü. yazar: nurdan beşergil. bir işkence oldu bana sonrası... zaman ilerliyor, saate bakmaya korkuyorum. hani baksam çabuk gelecek iş vakti, yola koyulmak zorunda kalacağım. hiç istemiyorum. ben ki öyle öfleye pöfleye işe giden tiplerden değilimdir. hasta olsam, işe gittiğim an iyileşirim. bugün hiç gitmek istemedim. beni orada bıraksalar, orası da şart değil, beni herhangi bir yerde bıraksalar ve kitabı bitirene kadar dokunmasalar... öyle olmadı tabii... paşa paşa kalkıp gittim. zaten siz ne zaman benim isteklerimin yerine geldiğini gördünüz? makul isteklerde bulunmayı öğrenmem gerek.

bu arada, bu bir kitap tanıtım yazısı değil. ben öyle şeyler yazmıyorum biliyorsunuz. üşenirim bir kere. zaten o kitap üzerine saatlerce konuşmuşumdur biriyle, birileriyle ya da kendimle. ama bir huyum var, kitabı çok sevmişsem, onu illa birilerine okutmak isterim. huyum kurusun. zorlarım oku, oku diye. sürekli sorarım, yoklarım başladın mı, okudun mu, diye. ısrar ederim, burnundan getiririm, gerekirse yalvarırım... olmadı, tehdit ederim. hayatı zindan ederim hatta. hı işte bu kitap öyle. okuyun. lütfen. bak lütfen diyorum!


ha... en güzeli, cumartesi günü yazarın imza günü var bostanlı'da. kitabımı imzalatacağım, süper.