iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2012 Cuma

SOĞUK SAVAŞ

her şeyden sıkılan psikolog kadın "ben açık konuşmayı severim" dedi. hiç konuşmamanı hatta mümkünse nefes bile almamanı tercih ederim, demedim. gülümsedim, "iyi olur, açık konuşalım o zaman". "patavatsız da diyebilirsiniz bana ama sıkılıyorum yani elimde değil, sizden kaynaklı bir şey de değil. tüm gün çalışıyorum zaten, akşam buraya gelmek eziyet oluyor. evime gidip oğlumla zaman  geçirmek istiyorum." birden bire kafasını arkadan kavrayıp hızla masada duran tabağa soktum, ardından sıcak çayımı üzerine boca ettim!

bazen yapamayacağın şeyi yaptığını hayal etmek insanı rahatlatır. bu güzel hayalden sıyrılıp en sakin sesimle; "ben de sıkılıyorum sizinle olmaktan" dedim suratımda yapış yapış, meydan okuyan bir gülümsemeyle. "sizin sürekli sıkılmanız beni sıkıyor, motivasyonumu düşürüyor. hayatımda belki de ilk kez hevesle gelmiyorum şuraya." 

açık konuşmak iyidir değil mi?

sonuç mu? değişen bir şey yok. o hala her şeyden sıkılıyor, ben de hala "öf... pöf..." diyerek gidiyorum çalışmaya.  sonunda bezdim. bir haftadır güler yüzlü, çabalayan halimi bir kenara fırlatıp ona uygun tavrımı takındım. beşinci dakikadan itibaren soğuk savaş başlıyor aramızda. o her şeyden sıkılıyor, "şimdi mi yapacağız, bunu yapmasak olmaz mı, şundan sıkılıyorum..." gibi sinirimi zıplatan tepkilere başlıyor, ben de laf sokarak ya da konumumu kullanarak onu uyuz ediyorum. iki hafta daha katlanmam gerekiyor kendilerine fakat her an hata verebilir benim sistem. çok pis işi bırakasım var ama kredi kartlarının gücüne gider. daha fenası, kadına birkaç tane çakasım var. iki hafta daha sabredebilecek miyim bakalım.




19 Mayıs 2012 Cumartesi

ATLATTIK

benim için önemli bir akşamdı. başarı dilekleriniz yerine ulaştı sanırım, teşekkür ederim. kazasız belasız atlattık. sanırım başardık da... güzel bir akşam oldu. darısı bundan sonrasına...

belki yazarım ayrıntıları da başka zamana...



emeğinin karşılığını almak gibisi yok.


17 Mayıs 2012 Perşembe

ÖNEMLİ GÜN VE HAFTALAR

dananın kuyruğunun kopmasına bir gün kala... yarın benim için önemli bir gün. özellikle akşam 8'den itibaren... lütfen başarı dileyin bana ve grubuma... içinizden bile olsa...



sonrasında biz de kutlayacağız ama böyle şeyler olmaz herhalde (!)


15 Mayıs 2012 Salı

GÜNÜN MENÜSÜ

CUMANIN STRESİ
malzemeler: bekleme, çalışma alanını düzenleme, sunum gün ve saatini teyit etme, ciddiyet, sinir, stres, bekleyiş, çalışma, beş dakika çay molası, katlar arası koşturma, gruplar arası gidip gelme, müdürün burnunun ortasına yumruk atma isteği...
yapılışı: hepsi kulak kıkırdağı sertliğinde yoğrulur. kızgın ortamda pişirilir. 



24 Nisan 2012 Salı

İÇİNİZDEKİ ÇOCUĞU BÜYÜTESİM VAR

şu "içimizdeki çocuk" lafını hiç sevmiyorum. bütün şımarıklıklara, abuk sabuk hallere bahane ediliyor. çocukluğu bari çocuklara bıraksalar. hiçbirimiz onlar kadar saf değiliz. komik hatta eğreti duruyor üzerlerinde o laf.

peki, bugün benim de aynı bahaneye sığınasım var. hava puslu, evde oturma havası ama birazdan çıkmam gerekiyor. ve siz evde yemeğinizi yemiş, tv karşısına kurulmuş ya da kitabınızı elinize almışken ben çalışıyor olacağım. üstelik yeni başladığım bir grupla... tüm akşam konuşacağım, güler yüz göstereceğim, anlatacağım, dinleyeceğim, izleyeceğim, göstereceğim ve daha bir sürü şey...

bugün çocuklara tatil ya... o bakımdan diyorum... madem içimizde bir çocuk var, ona da tatil verseler ya... bugünlük...



sizce de itici değil mi evian'ın bu reklam tişörtleri? sık sık "içimdeki çocuk" diyen tipler bana böyle görünüyor işte...


11 Mart 2012 Pazar

OH NE ZEVKLİ İŞİMİZ VAR BİZİM

her işin kendince zorlukları vardır. kimi bedenen, kimi zihnen zorlar sizi, kimi her iki açıdan da... herkes işinden yakınır ve başkalarının ferah içinde güle oynaya çalıştığı hissine kapılır. yani tamam, herkesin derdi kendine büyüktür ama başkalarının derdini görmezden gelmenin de alemi yok değil mi? hele sanatla, sporla falan ilgili bir mesleğiniz varsa gelen tepkiler hep aynıdır: "ay ne zevklidir sizin iş. hem keyif alıyorsunuz hem de üstüne para..." halbuki biz de olaya çoğu zaman bir tekel bayi kadar "iş" olarak bakıyoruz. kimse o adama gidip "ay ne güzel bütün gün içkilerin içindesiniz, ooh vur patlasın çal oynasın amma eğleniyorsuzundur siz" demiyor. 

sanat ve spor ile ilgilenenler için de mesele hobi olmaktan çıkmış artık, önce bu konuda anlaşalım. işinizi sevmeniz, her dakika çok eğlendiğiniz anlamına gelmiyor. insanız yani, yoruluyoruz biz de... ha keyifli tarafları da var, yok değil ama sürekli eğlendiğimiz hissine kapılmanıza da gerek yok. belirli saatler dahilinde gidip işimizi yapıp, yorgun argın evimize geliyoruz işte. manevi tatmin de her daim var olan bir şey değil. farzedelim ki oyuncusunuz. yeni bir oyuna hazırlanıyorsunuz. metni okudunuz ve sevmediniz. gel gör ki, oynamak zorundasınız. üstelik o hiç beğenmediğiniz metindeki en istemediğiniz rol düştü şansınıza... sabahtan akşama, kimi zaman gece yarılarına kadar provadan iflahınız kesilmiş. yönetmene bir türlü beğendiremiyorsunuz yorumunuzu. adam ne istiyor onu da anlamıyorsunuz. (yönetmenin yorumu diye bir şey vardır tiyatroda. salt yazılı metin değildir ortaya çıkan. oyuncunun yorumu, yönetmenin yorumu... her şey dahildir izlediğiniz tiyatro oyununa.). yönetmenin size gıcık olduğuna eminsiniz (abi hoca bana taktı ya... ne yapsam beğendiremiyorum herife). provalarda, saatlerce aynı şeyi dön dolaş oynamaktan gına gelmiş. kusmak istiyorsunuz artık. kussanız, harfler saçılacak etrafa (aha bu benim repliğimin ilk cümlesindeki f, bu l, bu z...) ama yok, aylarca her gün, saatlerce o sahnenin üzerinde, ayakta... "dışarıda hava ne güzel yahu, millet şimdi sahilde oturmuş..." düşüncelerini savuşturmaya çalışıyorsunuz. role bürünüyor, antrenizi kaçırmamak için her şeyi takip ediyor, sahneye fırlayıp ilk repliğinizi söylüyorsunuz tam, yönetmen bağırıyor "olmadı! baştan! öyle girmeyeceksin demedim mi kardeşim ben sana? repliğin ortasında sağ elini kaldıracaksın, sol ayağını çapraz yapacaksın, dudağını bükeceksin, burnunu kaldıracaksın, kulaklarını oynatacaksın, kıçını sallayacaksın! kaç kere daha söyleyeceğim! baştan alıyoruz!" 

geber! (iç sesiniz bu sizin) geber! ben seni doğuran anayı da, seni okutan hocayı da, seni buraya yönetmen yapanı da!.. 

hah çok zevkli di mi? ne güzel hem eğleniyorsunuz, hem de üzerine para alıyorsunuz. bitmedi... birkaç aylık provayı atlattınız ama bitmedi... o bıktığınız metni aylarca oynayacaksınız daha... hah ondan sonra bitecek işte.

ya işte güzel kardeşim, başta da dedim ya, her işin kendince zorlukları var. iğrenç tarafları var hatta. öyle "ay... sizin iş de ne zevklidir... ay... negseeel... ben de hep tiyatrocu (ya da ne ise işte zevkli görünen) olmak istemiştiiiğm..." demeyin güzel kardeşim. hele ki işten çıkmışsak, yorgunsak, stresliysek falan küfür ediyormuşsunuz gibi geliyor kulağa. bırakın kafa dağıtalım, başka şeylerden konuşalım, iki yudum bir şey içelim, gülelim, eğlenelim... keyfe keder çalışmıyoruz, para kazanmak için yapıyoruz, "iş" yani, adı üstünde... kaç kişi keyif olsun diye çalışabiliyor ki? zorunluluklar girince işin içine, para kazanma kaygısı girince, hobi olmaktan çıkınca bunalabiliyoruz biz de. sandığınız kadar da keyif almayabiliyoruz. 

bu tabii işin karanlık tarafı. sonuçta sanatla veya sporla ilgili bir iş yapıyorsanız bunu bilinçli seçmişsiniz demektir. üniversite sınavında puanınız nereyi tuttuysa oraya yerleştirilmiş değilsiniz en azından. üç aşamalı yetenek sınavına giren yüzlerce kişiden elene elene ilk ona kalmışsınız ve 4 sene deli gibi çalıştırılmışsınızdır. sınav döneminde bile siz, akşam 5'e kadar derse girmiş, yarım saatlik bir yemek arasından sonra 17:30'da provaya başlamış, gece eve gitmiş, sabaha kadar ertesi günün sınavına çalışmış, sabah sürünerek sınava gitmiş, akşama kadar derse girmiş, akşam provaya girmiş, gece gelip sızmamak ve ertesi günkü sınava çalışmak için... ölmüş gebermişsinizdir. üstelik mezun olup çalışmaya başladığınızda o öğrencilik yıllarını özlemişsinizdir. yani siz, işinizi gerçekten seviyorsunuzdur. ama bu işinizin kolay olduğu ya da her daim keyif verdiği anlamına gelmez. 

mesleğimi seviyorum. işimi bazen seviyorum. yoruluyorum, keyif alıyorum, keyif almıyorum, emek harcıyorum, kendimi biraz daha geliştirmek için çabalıyorum... bazen dışarı çıktığımda kelimeleri bir araya getirip cümle kuramıyorum. saatlerce konuştuğum halde, normal bir şey konuşamaz, derdimi anlatamaz hale geliyorum. kafamı toparlayamıyorum. beynim jöle kıvamında salınıp duruyor kafatasımın içinde. sonra biri geliyor "aman sizin işte ne var? napıyorsunuz yani beyin ameliyatı mı?" edasıyla konuşuyor karşınızda, ciddiye dahi almıyor çabalarınızı. ya da "ay... sizin iş de ne zevklidiiğr diğğ miiiii... çok eğleniyorsunuzduuuur" diyor ya... ha işte o zaman kafa atasım geliyor.

saygılar...

oh rahatladım!